ELİF ERALP ATGB.BERLİN’DE KİRA DÜZENİNE MEYDAN OKUDU

ATGB.Berlin’in Ağustos olağan toplantısının “Medyanın Canlı Tanıkları” gündem maddesinin konuğu bu kez Sol Parti’nin Berlin Eyalet Başbakan adayı Elif Eralp idi. Ancak akşamın ilk bölümünde gazetecilerin kendi sorunları vardı: Basın kartı, mesleki dayanışma, yeni üyeler ve Berlin’de giderek büyüyen fotoğraf sergisi heyecanı… Ardından yaklaşık 1 saat 40 dakika boyunca konuttan ırkçılığa, kadınların güvenliğinden eğitime, göçmenlerin seçim hakkından Gazze’ye, Tempelhof’tan Türkiye-Almanya ilişkilerine kadar Berlin’in sıcak gündemi masaya yatırıldı.

Ali YILDIRIM – ATGB.Berlin Eş Başkanı – 14.08.2026

Berlin’de siyaset artık seçim takvimine göre işliyor.
20 Eylül 2026 Pazar günü Berlinliler sandık başına gidecek.

Ama bizim her ayın ikinci pazartesi günü yaptığımız ATGB.Berlin toplantılarında gündem yalnızca siyaset değil.
Çünkü gazetecinin başkasının sorununu yazabilmesi için önce kendi mesleğini ayakta tutabilmesi gerekir.
Basın özgürlüğünden söz edecekseniz, gazetecinin çalışabilmesini de konuşacaksınız.
Habere ulaşmasını, kendisini yetkililer karşısında tanıtabilmesini, mesleğini yaptığını belgelemesini, polis barikatının önünde “Ben gazeteciyim” dediğinde bunun yalnızca sözde kalmamasını da konuşacaksınız.
İşte bu nedenle eş başkanı olduğum ATGB.Berlin Alman-Türk Gazeteciler Birliği’nin, her ayın ikinci pazartesi günü EUBA Berlin Derneği’nin salonlarında gerçekleştirdiği olağan toplantılar iki ana bölümden oluşuyor.
İlk 90 dakika gündem, bizim kendi dernek çalışmalarımız.
Üyelerimizin sorunları.
Mesleki dayanışma.
Yeni üyelerin kazanılması.
Devam eden projeler.
Yeni projeler.
Ve gazetecilik mesleğinin Almanya’da önümüze çıkardığı günlük, somut sorunlar.

Saat 20:00’den sonra ikinci bölüm ise artık toplantılarımızın olmazsa olmazı haline gelen gündem maddemiz: “Medyanın Canlı Tanıkları.”
10 Ağustos 2026 Pazartesi akşamı bu bölümün konuğu, benim davetim üzerine Sol Parti’nin, Die Linke’nin Berlin Eyalet Başbakan adayı Elif Eralp oldu.
Ama Eralp’e geçmeden önce, o akşam gazetecilerin kendi gündeminde önemli bir başlık vardı.

GAZETECİNİN KİMLİĞİ: BASIN KARTI
ATGB.Berlin üyelerinin önemli sorunlarından biri Almanya’da geçerli, kurumlar tarafından tanınan bir basın kartına sahip olmak.
Dışarıdan bakıldığında küçük bir plastik kart gibi görülebilir.
Ama değil!
Gazetecinin işini yaparken kullandığı mesleki araçlardan biridir, basın kartı.
Almanya’da ülke çapında geçerli ortak basın kartını verme yetkisine sahip tanınmış kuruluşlardan biri ver.di bünyesindeki Deutsche Journalistinnen- und Journalisten-Union, dju.
Toplantımızda üyelerimize ver.di’nin yayımladığı basın kartı alma şartlarını ayrıntılı biçimde anlattım.
Çünkü bu kart herhangi bir dernek üyelik kartı değil.
Her isteyenin cebine konulacak bir “gazeteci rozeti” hiç değil.
Federal düzeyde tanınan basın kartı, Almanya’da asıl mesleği gazetecilik olan kişilerin profesyonel gazetecilik faaliyetini belgeleyen bir çalışma ve kimlik aracıdır.
Gazetecinin araştırma yaparken önünü açar.
Polis karşısında.
Kamu kurumlarında.
Etkinliklerde.
Basın bürolarında.
Şirketlerde. Fuarlarda.
Bilgi ve haber alma hakkını kullanırken gazetecinin mesleki konumunu belgelemesine yardımcı olur.
Kartın ağırlığı da tam burada ortaya çıkar.
Çünkü basın kartının değeri, üzerinde “Presse” yazmasından değil, arkasındaki mesleki kabul sisteminden kaynaklanır.
Ortak kurallar çerçevesindeki basın kartı, ver.di’nin de aralarında bulunduğu tanınmış gazeteci ve medya kuruluşları tarafından veriliyor. Bu sistemde Alman Basın Konseyi çevresindeki meslek kuruluşları, DJV, BDZV, MVFP ve VDS gibi kurumların ortaklaşa kabul ettiği ölçütler esas alınıyor.
Amaç açık: Kartın Almanya’nın her yerinde tanınmasını sağlamak ve yalnızca profesyonel gazetecilik faaliyetini belgelemek.
Yani mesele kart dağıtmak değil.
Mesleğin ciddiyetini korumak.

Biz de ATGB.Berlin olarak üyelerimize bunun koşullarını anlatıyor, gerekli belgelerin hazırlanmasında yol gösteriyor ve gazetecilerin Almanya’daki mesleki sisteme daha güçlü biçimde katılmasını sağlamaya çalışıyoruz.
Ağustos toplantımızda bunun somut sonucunu da yaşadık.
Basın kartı alma koşullarını yerine getiren üç üyemizin kartlarını kendilerine bizzat teslim ettim.
Üç küçük kart.
Ama üç gazeteci açısından çok daha büyük bir adım.
Çünkü gazetecilik sadece haber yazmak değildir.
Habere ulaşabilmek de gazeteciliğin önemli bir parçasıdır.

BASIN KARTI AYRICALIK DEĞİL, ÇALIŞMA ARACI
Burada bir noktanın altını özellikle çizmek gerekiyor.
Basın kartı gazeteciye hukukun üstünde bir ayrıcalık vermez.
Gazeteciye kırmızı ışıkta geçme hakkı tanımaz.
Kapalı her kapıyı sihirli biçimde açmaz.
Ama gazetecinin orada neden bulunduğunu anlatır.
Bir polis operasyonunu neden izlediğini…
Bir mitinge neden girdiğini…
Bir basın toplantısında neden soru sorduğunu…
Bir kamu kurumundan neden bilgi istediğini…
Mesleki faaliyetinin arkasında gerçek ve sürekli bir gazetecilik çalışması olduğunu belgelendirir.
Basın özgürlüğünü yalnızca anayasa maddelerine yazmak yetmez.
Gazetecinin o özgürlüğü günlük hayatta kullanabileceği araçları da sağlamak gerekir.
Özgür basın, soyut bir kavram değildir.
Bir muhabirin olay yerine ulaşabilmesidir.
Soruyu sorabilmesidir.
Belgeye erişebilmesidir.
Fotoğraf çekebilmesidir.
Ve gerektiğinde iktidarın karşısında durup: “Bu kamu adına sorulmuş bir sorudur” diyebilmesidir.

BİR FOTOĞRAF SERGİSİYDİ, BERLİN SAHİPLENDİ
Ağustos toplantımızda üyelerimize verdiğim bir başka güzel haber de fotoğraf sergimizle ilgiliydi.
Üyemiz Engin Kaban’ın önerisi, Asbaşkanlarımızdan Yalçın Baykul, faal üyelerimizden Nuray Kibar, Nurten Hirik, Hatice Bilgü ve Gürcan Öztürk’ün çabalarıyla ATGB.Berlin olarak ilk fotoğraf sergimizin açılışını “Türkischer Basar” anma etkinliğine denk getirip 4 Temmuz 2026’da gerçekleştirmiştik.
Başlangıçtaki planımıza göre sergi 31 Temmuz’da sona erecekti.
Ama bazen takvim başka söyler, ilgi başka.
Üyelerimizin ve ziyaretçilerin sergiye gösterdiği “yoğun ilgi” üzerine süreyi, sergi salonunda seçim sandığı kurulacağı ve yüzlerce seçmeni de bir pazar günü fotoğraf sanatı ile buluşturmak için Eylül 2026 sonuna kadar uzatma kararı aldık.
Bu yalnızca bir sergideki fotoğrafların birkaç hafta daha duvarda asılı kalması anlamına gelmiyor.
Bizim açımızdan başka bir anlamı daha var.
Gazetecilik yalnızca sözcüklerle yapılmaz.
Bazen tek kare fotoğraf, beş sütunluk haberden daha fazla şey anlatır.
Bir yüz.
Bir bakış.
Seçim sandığına atılan bir oy zarfı ve demokrasiye katkıda bulunma keyfi.
Bir protesto pankartı.
Bir çocuğun eli.
Boşaltılmış bir ev.
Berlin’de bir sokak.
Türkiye’de bir meydan.
Deklanşöre basıldığı anda zaman donar.
Foto muhabiri ise o donmuş zamanın tanığıdır.
İlk sergimizin gördüğü ilgi bizi cesaretlendirdi.
Ve daha ilki bitmeden ikinci fotoğraf sergimizin hazırlıklarına başladık.
Bu kez elimizde yalnızca heyecan yok.
Tecrübe de var.
İlk sergide neyi doğru yaptığımızı gördük.
Neyi daha iyi yapabileceğimizi de.
Gazetecilik biraz böyledir zaten.
İlk haberinizden öğrenirsiniz.
İkinci haberi daha iyi yazarsınız.
İlk serginizden öğrenirsiniz.
İkincisini daha güçlü kurarsınız.
Kurumsallaşmak denilen şey de çoğu zaman büyük nutuklarla değil, böyle küçük ama sürekli adımlarla gerçekleşir.

İLK 90 DAKİKA BİTER, “MEDYANIN CANLI TANIKLARI” BAŞLAR
ATGB.Berlin toplantılarının ilk bölümü böyle.
Önce kendi mesleğimize bakıyoruz.
Üyemizin sorunu varsa çözmeye çalışıyoruz.
Yeni gelen meslektaşımız varsa kapıyı açıyoruz.
Basın kartını konuşuyoruz.
Projeyi konuşuyoruz.
Fotoğrafı konuşuyoruz.
Telif hakkını konuşuyoruz. Sözü hukukçu üyelerimize veriyoruz.
Gazetecinin mesleki geleceğini konuşuyoruz.
Sonra saat ilerliyor.
İlk 90 dakika sona eriyor.
Ve gündemin ikinci bölümü başlıyor.
Medyanın Canlı Tanıkları.
Bu bölümün çıkış noktası da aslında son derece basit.
Gazeteci hayatı boyunca başkalarını konuşturur.
Siyasetçiyi.
Sanatçıyı.
Diplomatı.
İşçiyi.
Göçmeni.
Sendikacıyı.
Sokağın insanını.
Biz de dedik ki, çağımızın siyasal ve toplumsal gelişmelerine tanıklık eden insanları aynı masa etrafında buluşturalım.
Konuşsunlar.
Ama kürsüden nutuk atıp gitmesinler.
Sorularla karşılaşsınlar.
Gazetecinin sorusuyla.
Kadının sorusuyla.
Göçmenin sorusuyla.
Emeklinin sorusuyla.
Berlinlinin sorusuyla.
Ve söyledikleri kayda geçsin.
Çünkü söz uçar.
Gazetecinin notu kalır.
10 Ağustos akşamı karşımızdaki canlı tanık ve aynı zamanda geleceğe ilişkin iddiası bulunan siyasetçi Elif Eralp’ti.
ATGB.Berlin üyelerinin yanı sıra TDK e.V. Güçlü Kadınlar WhatsApp Grubu’ndan konukların da katıldığı toplantıda yaklaşık 35 kişiydik.
Salon doldu.
Sorular hazırdı.
Ben de toplantıyı açarken Elif Eralp’i önümüzdeki dönem Berlin Eyalet Başbakanlığı için güçlü adaylardan biri olarak gördüğümü söyledim.
Bir de kişisel bir not ekledim.
20 Eylül benim doğum günüm.
“Bu tarihin size de uğurlu gelmesini diliyorum!” dedim.
Siyasette uğur var mıdır, bilinmez.
Ama sandık var.
Oy var.
Seçmen var.
Ve demokrasi denilen rejimde, bütün eksikliklerine rağmen, son sözü söylemesi gereken halktır.
20 Eylül 2026 Pazar günü Berlinliler sandık başına gidecek.
O sandığa yalnızca partilerin ve adayların adları sığmayacak.
Berlin’in geleceği de sığacak.
Kiralar daha ne kadar yükselecek?
Bir öğretmen, hemşire, emekli ya da işçi bu kentte yaşamaya devam edebilecek mi?
Göçmen kökenli gençler ne zaman bu ülkenin yalnızca “uyum sağlaması gereken yabancıları” değil, eşit bireyleri olarak görülecek?
Kadınlar gece metrodan indiklerinde arkalarına bakmadan evlerine yürüyebilecek mi?
Türkiye’den Berlin’e gelen doktor, mühendis ya da öğretmen kendi mesleğini yapabilmek için daha kaç yıl bürokratik kapılarda bekleyecek?
Berlin halkı referandumda karar verdiğinde siyasetçiler bu kararı uygulayacak mı?
Sorular çoktu.
Elif Eralp de o akşam sorulardan kaçmadı.
Yaklaşık 1 saat 40 dakika konuştu.
Daha doğrusu, konuşmaktan çok, konuştu ve dinledi.
Çünkü sürenin önemli bölümünü soru-cevaba ayırdı.

“BERLİN İKİNCİ EVİM, TÜRKİYE MEMLEKETİM”
Elif Eralp önce kendisini anlattı.
45 yaşında.
Evli.
İki çocuk annesi.
Hukukçu.
Münih’te doğmuş.
Annesi ve babası 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’den Almanya’ya gelmek zorunda kalmış.
Ailenin Almanya haritasında Münih, Dortmund, Hamburg ve sonunda Berlin var.
Eralp yaklaşık 16 yıldır Berlin’de yaşıyor.
Ama Türkiye ile bağları kopmuş değil.
İstanbul.
Ankara.
Adana.
Babası Kayserili, Ankara’da büyümüş. Annesi Adanalı.
“Berlin ikinci evim, Türkiye de memleketim” derken aslında Almanya’daki milyonlarca insanın hayatını birkaç kelimeyle özetliyordu.
İki ülke.
İki kültür.
İki aidiyet.
Ama tek hayat.

BUNDESTAG’TAN BERLİN’E
Eralp’in siyaset yolculuğunun arkasında hukukçu kimliği var.
Federal Meclis’te 11 yıl çalıştı.
Hukuk Komisyonu ve Avrupa Hukuku Komisyonu bünyesinde hukuk danışmanlığı yaptı.
Daha sonra Sol Parti’den Berlin Eyalet Meclisi’ne seçildi.
Bugün siyasal çalışmalarının merkezinde iki konu özellikle öne çıkıyor:
Konut ve kiralar.
Irkçılık ve ayrımcılıkla mücadele.
Aslında bunlar birbirinden bağımsız alanlar da değil.
Çünkü büyük kentlerde yoksulluk yalnızca sınıfsal değildir.
Geliriniz…
Oturduğunuz semt…
Pasaportunuz…
Soyadınız…
Göç hikâyeniz…
Bazen hayatın önünüze çıkardığı engellerin büyüklüğünü birlikte belirler.
Eralp’in konuşmasında en uzun başlıklardan birinin konut olması bu yüzden şaşırtıcı değildi.

BERLİN’DE EV VAR, AMA KİMİN İÇİN?
Berlin’in bugün en büyük toplumsal sorunlarından biri konut.
Bir zamanlar Avrupa’nın görece ucuz başkentlerinden biri olan Berlin’de orta gelirli insanların bile uygun ev bulması artık başlı başına mücadele.
Eralp bunu seçim kampanyasının temel meselelerinden biri olarak görüyor.
Kapı kapı dolaştıklarını, insanlarla konuştuklarını anlattı.
Karşılarına çıkan tablo tanıdık:
Evinden çıkarılma korkusu yaşayan kiracılar.
Dört çocuğuyla iki odalı eve sıkışmış aileler.
Daha büyük eve geçmek isteyen ama fiyatları görünce geri dönenler.
Gelirinin giderek daha büyük bölümünü kiraya veren çalışanlar.
Ve karşılarında büyüyen emlak şirketleri.
Eralp’in çizdiği siyasal sınır burada açık.
Berlin halkının daha önce referandumda ortaya koyduğu büyük konut şirketlerinin kamulaştırılmasına yönelik iradenin uygulanmasını istiyor.
Verdiği örnek büyük bir emlak şirketi.
Şirketin hissedarlarına yaklaşık 1 milyar Euro düzeyinde kâr payı dağıttığını hatırlatıyor.
Sonra soru geliyor:
Bu para nereden çıkıyor?
Kiracının cebinden.
Çalışanın maaşından.
Emeklinin gelirinden.
Bir tarafta evini kaybetme korkusuyla yaşayan kiracı.
Diğer tarafta konutu yatırım ve spekülasyon aracına dönüştüren sermaye.
Berlin’deki konut tartışmasının özü de burada:
Ev insan hakkı mıdır, kâr aracı mı?

400 BİN KAMU KONUTUNA KİRA FRENİ
Eralp’in önerilerinden biri Berlin’de kamu şirketlerinin elindeki yaklaşık 400 bin konutta kira artışlarını frenlemek.
Bir kira tavanı istiyor.
Artışların ciddi şekilde sınırlandırılmasını savunuyor.
Bunun Berlin’in genel kira düzeyini de aşağı çekebileceğini düşünüyor.
Bir başka hedef yasadışı kira artışları.
Özellikle “eşyalı kiralama” adı altında yaratılan yeni rant alanına dikkat çekiyor.
Bir yatağı koy.
Bir masayı koy.
“Mobilyalı konut” de.
Sonra fiyatı yükselt.
Öğrenci geliyor.
Yeni göçmen geliyor.
Berlin’e yeni taşınmış çalışan geliyor.
Başını sokacak yere ihtiyacı var.
Pazarlık gücü yok.
Piyasa ona tek cümle kuruyor: “Paran varsa yaşarsın.”
Eralp devletin burada seyirci kalmaması gerektiğini savunuyor.
Önerisi: 10 milyon Euro bütçe.
100 yeni denetim personeli.
Yasadışı kira artışlarının sistemli biçimde takip edilmesi.
Toplantıda verdiği örnek günlük hayatın içindendi: Yanlış park eden otomobil sahibine devlet ceza kesebiliyor.
Peki kiracısından yasadışı para isteyen emlak şirketine neden aynı hızla müdahale edemiyor?
Siyaset bazen çok basit bir soruyla başlar.
Yanıtı ise kimin çıkarının korunacağına bağlıdır.

3 BİN EURO KİRA ÖDEYEN AİLE NASIL YAŞAYACAK?
Eralp, Berlin’in yeni sosyal konutlara ihtiyacı olduğunu söyledi.
Bunun için yılda 1,5 milyar Euro ek kredi kullanılmasını savunuyor.
Yeni yapılan bazı konutlarda metrekare başına soğuk kiranın 20 Euro düzeyine çıkabildiğini, yan giderlerle birlikte toplam yükün metrekare başına 30 Euro’yu bulabildiğini anlattı.
Hesabı yaptı.
100 metrekare.
Dört kişilik aile.
Ayda 3 bin Euro.
Peki bu aile ne yapacak?
Kirasını mı ödeyecek?
Çocuğunu mu okutacak?
Market alışverişini mi yapacak?
Elektriğini mi?
Ulaşımını mı?
Sigortasını mı?
Konut krizi istatistik değildir.
Ayın son haftasında alışveriş sepetinden çıkarılan üründür.
Çocuğa söylenen: “Bu ay olmaz.” cümlesidir.
İşini kaybettiğinde evini de kaybetme korkusudur.

KADINLARIN KENTİ, KADINLAR İÇİN GÜVENLİ Mİ?
Toplantının önemli bölümlerinden biri soru-cevaptı.
Bir kadın katılımcı söz aldı.
On yıl sonra Berlin’e döndüğünü, kenti artık eskisi kadar güvenli hissetmediğini anlattı.
Gündüz bile tacize uğradığını söyledi.
Soru açıktı: Kadınların güvenliği için ne yapılacak?
Eralp sorunu küçümsemedi.
Kendisinin de gece geç saatlerde bazı bölgelerde rahat hissetmediğini söyledi.
Kadın sığınma evlerinin artırılmasını, okullarda kadın hakları ve şiddet konusunda daha güçlü eğitim verilmesini, polis müdahalesinin hızlandırılmasını, metro ve istasyonlardaki karanlık alanların daha iyi aydınlatılmasını ve geceleri BVG bünyesindeki güvenlik ve destek personelinin artırılmasını savundu.
Buradaki temel mesele yalnız polis sayısı değil.
Cezasızlık.
Çünkü saldırgan: “Nasıl olsa başıma bir şey gelmez!” diye düşünmeye başlarsa, mağdur eve kapanır. Sokak saldırganın olur.
Oysa özgür kent, kadına kaçtan sonra eve çıkmaması gerektiğini söyleyen kent değildir.
Kadının gece yarısı da korkmadan yürüyebildiği kenttir.

IRKÇILIK SOKAKTA BAŞLAYIP DEVLET KAPISINDA BİTMİYOR
Bir başka soru göçmen gençlerle ilgiliydi.
15-16 yaşındaki çocukların polis kontrollerinde önyargıyla karşılaşmaları, bıçak taşıdıkları iddialarıyla üstlerinin aranması ve potansiyel suçlu muamelesi görmeleri anlatıldı.
Eralp’in yanıtı netti: Irkçılık Almanya’da ve Berlin’de hâlâ ciddi bir gerçek.
Kamu çalışanlarının ırkçılık ve ayrımcılık konusunda zorunlu eğitimden geçirilmesini istiyor.
Poliste “racial profiling”, yani kişinin davranışına değil görünüşüne ve varsayılan etnik kökenine göre şüpheli sayılması sorununa özellikle dikkat çekiyor.
Berlin Eyalet Ayrımcılıkla Mücadele Yasası’nın etkin uygulanmasını ve şikâyet mekanizmalarının güçlendirilmesini savunuyor.
Çünkü 15 yaşındaki çocuğa sürekli: “Sen bizden değilsin!” mesajını verirseniz, 25 yaşına geldiğinde ondan: “Burası benim ülkem!” demesini bekleyemezsiniz.
Aidiyet tek taraflı sözleşme değildir.

YUVALARI KAPATMAK MI, SINIFLARI KÜÇÜLTMEK Mİ?
Berlin’de Kita tartışması da masadaydı.
Yaklaşık 80 yuvanın kapanması gündeme getirildi.
Eralp’in yaklaşımı farklı: Çocuk sayısı azaldıysa yuvaları kapatmak yerine eğitmen başına düşen çocuk sayısını azaltalım.
Yani azalan çocuk sayısını tasarruf gerekçesi değil, eğitim kalitesini artırma fırsatı olarak görelim.
Çocukların tacizden korunması konusunda personelin adli sicil denetiminin sıkılaştırılmasını ve çocuklarla çalışan kurumlarda “dört göz” ilkesinin uygulanmasını savunuyor.
Ama bunun önünde bir başka duvar var: Personel yetersizliği.
Ücret düşük.
Çalışma ağır.
Sorumluluk büyük.
Gençler mesleği tercih etmiyor.
Bir çalışan hastalandığında bütün sistem sallanıyor.
Eralp iki dilli Türkçe-Almanca yuvaların ve okulların desteklenmesini, her okulda sosyal pedagogların yanında kadrolu okul psikologlarının da bulunmasını istiyor.
Çünkü çocuk bazen matematikte başarısız değildir.
Evde sorun vardır.
Yoksulluk vardır.
Şiddet vardır.
Bağımlılık vardır.
Travma vardır.
Öğretmen ise aynı anda öğretmen, psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve aile danışmanı olamaz.

TÜRKİYE’DE DOKTORSUN, BERLİN’DE BEKLE!
Toplantının göçmenler açısından en can yakıcı başlıklarından biri diploma denkliğiydi.
Türkiye’den doktor geliyor.
Mühendis geliyor.
Avukat geliyor.
Öğretmen geliyor.
Yıllarca eğitim almış.
Mesleğinde deneyimli.
Sonra Alman bürokrasisinin kapısını çalıyor.
Bir belge.
Bir başka belge.
Tercüme.
Onay.
Yeni başvuru.
Yeni bekleme.
Eralp bunu aile hikâyesinden de biliyor.
Babası doktor.
Diplomasının tanınması üç yıl sürmüş.
Annesi yüksek hemşire.
Onunki 15 yıl.
Bir insan meslek sahibi.
Bilgisi var.
Deneyimi var.
Almanya’nın da ona ihtiyacı var.
Ama bürokrasi: “Bekle!” diyor.
Sonra aynı ülke: “Nitelikli işgücü bulamıyoruz.” diye yakınıyor.
Bürokrasinin kara mizahı burada başlıyor.
Eralp, LaGeSo’daki personel eksikliğinin giderilmesini, denklik işlemlerinin hızlandırılmasını ve Almanya’ya gelenlerin ilk günden çalışma hakkına sahip olmasını savunuyor.

NÜFUSUN YÜZDE 45’İ, DEVLET DAİRESİNİN YÜZDE KAÇI?
Eralp’in üzerinde durduğu bir diğer konu kamu kurumlarında göçmen kökenlilerin temsili.
Berlin nüfusunun çok büyük bölümü göçmen geçmişine sahip.
Peki devlet kurumları bu Berlin’e benziyor mu?
Polis?
Belediye?
Bakanlık?
Yönetici kadroları?
Eralp’e göre yeterince değil.
Sol Parti’nin geçmişte göçmenlerin kamu kurumlarında daha güçlü temsili için kota talep ettiğini, ancak bunun kabul edilmediğini anlattı.
Şimdi bu konuda daha kararlı olduklarını söylüyor.
Hatta büyük kamu ihaleleri ve teşviklerin şirketlerdeki çeşitlilik politikalarıyla ilişkilendirilmesini savunuyor.
Tartışılabilir.
Eleştirilebilir.
Desteklenebilir.
Ama soru ortada:
Vergiyi herkes ödüyorsa devlet neden herkese benzemiyor?

ÇÖPÜMÜZÜ TÜRKİYE’YE, VİCDANIMIZI GERİ DÖNÜŞÜME
Çevre politikası da gündeme geldi.
Bir katılımcı Avrupa’nın plastik atıklarını “geri dönüşüm” adı altında başka ülkelere göndermesindeki çelişkiye dikkat çekti.
Türkiye’ye giden plastik çöpleri hatırlattı.
Eralp buna karşı çıktı.
Almanya’nın ürettiği çöpün sorumluluğunu başka ülkelere yüklememesi gerektiğini söyledi.
Plastik üretiminin azaltılmasını ve çok kullanımlık ambalajların desteklenmesini savundu.
Çünkü çevrecilik yalnız evde camı, plastiği ve kâğıdı ayrı kutuya atmak değildir.
Çöpü ayırıp gemiye yükleyip başka ülkeye gönderiyorsanız sorun çözülmez.
Yalnızca gözünüzün önünden kaybolur.

GAZZE VE ÇİFTE STANDART TARTIŞMASI
Sohbet uluslararası politikaya geldiğinde Gazze de gündemdeydi.
Eralp, Almanya’nın Gazze konusunda izlediği politikayı sert biçimde eleştirdi.
Uluslararası hukuk ve insan haklarının ülkeye ve halka göre farklı uygulanamayacağını savundu.
Almanya’da Gazze tartışmasının tarih, devlet politikası, İsrail’in güvenliği, Filistinlilerin hakları, antisemitizmle mücadele ve ifade özgürlüğü gibi son derece hassas başlıklarla iç içe geçtiği açık.
Eralp ise Sol Parti’nin yaklaşımını ortaya koydu ve Gazze’deki insanlık dramı karşısında Alman hükümetinin tutumunu “çifte standart” olarak değerlendirdi.

40 YIL VERGİ VER, AMA OY VEREME
Sonra demokrasi tartışmasının en yalın sorularından birine geldik.
Elif Eralp babasını örnek verdi.
Yaklaşık 40 yıldır Almanya’da.
Çalışmış.
Vergi ödemiş.
Çocuklarını burada büyütmüş.
Ama Alman vatandaşı olmadığı için seçimlerde oy kullanamıyor.
Eralp, Berlin’de beş yıl yaşayan herkesin vatandaşlığından bağımsız olarak demokratik katılım hakkına sahip olması gerektiğini savunuyor.
Bu önerinin hukuksal ve anayasal boyutları elbette ayrıca tartışılır.
Ama siyasal soru yalın: Bir insan bir kentin yükünü taşıyorsa o kentin geleceği hakkında söz söyleme hakkı olmalı mı?
Eralp’in yanıtı: Evet.

TEMPELHOF’A BETON MU, ÇOCUKLARA NEFES Mİ?
Berlin’de boş arazi gördünüz mü siyaset başlar.
Çünkü kent büyüyor.
Konut gerekiyor.
Ama yeşil alan da gerekiyor.
Tempelhof bunun simgesi.
Berlin halkı referandumda eski Tempelhof Havalimanı alanının yapılaşmaması yönünde iradesini ortaya koymuştu.
Konut krizi büyüdükçe alanın yeniden yapılaşmaya açılması tartışması da geri dönüyor.
Eralp buna karşı.
Birinci gerekçesi halkın referandumda verdiği karar.
İkincisi kentin iklim dengesi ve açık alan ihtiyacı.
Berlin’de konut yapılabilecek başka bölgeler bulunduğunu söylüyor.
Yani soru ona göre: “Konut mu, Tempelhof mu?” değil. “Neden konut yapmak için mutlaka Tempelhof?”
Demokrasi biraz da kaybettiğiniz halk oylamasının sonucuna saygı gösterebilme rejimidir.

BERLİN’DEN İSTANBUL’A UZANAN SİYASET
Berlin ile İstanbul kardeş şehir.
Ama kardeşlik belediye tabelalarına iki kentin adını yazmak değildir.
Eralp, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı süreçleri ve siyasi engellemeler konusunda Berlin Eyalet Meclisi’nde konuştuğunu anlattı.
Türkiye’de demokratik hakların, sendikal hakların, işçi haklarının ve basın özgürlüğünün savunulması gerektiğini söyledi.
Türkiye kökenli bir Alman siyasetçinin konumu burada ayrıca önemli.
İki ülkeyi de biliyor.
İki toplumun dilini de.
İki taraftaki çelişkileri de.
Bu bazen avantajdır.
Bazen ağır bir sorumluluk.

35 KİŞİLİK “AİLE FOTOĞRAFI”
Yaklaşık 1 saat 40 dakika sonunda toplantı bitti.
Ama kimse hemen kalkmadı.
Sorular soruldu.
Yanıtlar verildi.
Bazen aynı düşünüldü.
Bazen farklı.
Zaten gazetecilerin olduğu bir toplantıda herkes aynı şeyi düşünüyorsa orada bir sorun var demektir.
Bizim görevimiz siyasetçinin alkışçısı olmak değil.
Soruyu sormaktır.
Verdiği sözü kaydetmektir.
Sonra zamanı geldiğinde dönüp: “Bunu söylemiştiniz. Ne oldu?” diye sormaktır.
Gazetecilik biraz da toplumun hafızasıdır.
Siyasetçinin zaman zaman en sevmediği şey de tam olarak budur: Hafıza.
Toplantının sonunda yaklaşık 35 katılımcıyla bir aile fotoğrafı çektirdik.
Fotoğrafta gülümseyen insanlar var.
Ama konuştuğumuz meseleler pek gülümsetmiyordu.
Kira.
Yoksulluk.
Irkçılık.
Kadına yönelik şiddet.
Eğitim.
Çocuk güvenliği.
Diploma denkliği.
Göçmenlerin temsili.
Çevre.
Gazze.
Demokrasi.
Seçim hakkı.
Bunların hiçbiri 20 Eylül sabahı ortaya çıkmadı.
20 Eylül akşamı da ortadan kalkmayacak.

20 EYLÜL’DE NE SEÇECEĞİZ?
Seçim kampanyalarında adaylar konuşur.
Broşürler dağıtılır.
Afişler asılır.
Mitingler yapılır.
Sloganlar atılır.
Sonra seçim günü gelir.
Berlinli sandığa gider.
Bir işaret koyar.
Ama o işaret yalnızca partiye verilmiş oy değildir.
Nasıl bir kent istediğinize ilişkin tercihtir.
Kiracının mı, emlak spekülatörünün mü daha güçlü olacağına ilişkin tercihtir.
Çocuğun eğitiminden mi, bütçe kesintisinden mi yana olduğunuzun tercihidir.
Kadının sokakta özgürce yürüme hakkına ilişkin tercihtir.
Göçmen kökenli gencin bu ülkeye ait olup olmadığı sorusuna verilen yanıttır.
Ve aynı zamanda siyasetçiye verilen geçici bir yetkidir.
Geçici.
Çünkü demokraside hiçbir makamın tapusu siyasetçinin cebinde değildir.
Elif Eralp o akşam ATGB.Berlin’de iddialı konuştu.
Kiracıların yanında olacağını söyledi.
Kadınların yanında olacağını söyledi.
Göçmenlerin yanında olacağını söyledi.
Irkçılıkla mücadele edeceğini söyledi.
Sosyal devletin küçültülmesine karşı çıkacağını söyledi.
Halk oylamalarının sonuçlarına saygı göstereceğini söyledi.
Siyasi yetkisini ezilenlerin, kiracıların, kadınların ve göçmenlerin haklarını korumak için kullanacağını söyledi.
Bunları biz söylemedik.
O söyledi.
Biz kaydettik.
Gazetecinin işi de burada başlıyor.
20 Eylül’den sonra bu sözlerin peşine düşmek.
Ben toplantının başında 20 Eylül’ün benim doğum günüm olduğunu söylemiştim.
Elif Eralp’e de uğurlu gelmesini dilemiştim.
Doğum günü dileği kişiseldir.
Sandık sonucu halkındır.
Berlinliler karar verecek.
Son sözü seçmen söyleyecek.
Biz gazeteciler de not defterimizi kapatmayacağız.
Çünkü seçimler biter.
Sorular bitmez.
(c) Fotoğraflar: Helin Bereket, JC Aiwa, Mehmet Dedeoğlu / Dedepress, Nuray Kibar, Mustafa Temel, Hatice Bilgü, Sadık Karslı ve AYPA.TV

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*